Haberler

Gençler Soruyor'un Konuğu Araştırmacı-Yazar Muhammed Emin YILDIRIM
Talebenin hedefi sonuna kadar ilimdir ve ilmin sonu da yoktur...

"Gençler Soruyor" Röportaj Dizisinde İkev ÜSKÜDAR İLAHİYAT Öğrenci Yurdu öğrencilerimiz “İLİM VE TALEBE” Konusunu Araştırmacı/Yazar Muhammed Emin YILDIRIM' a sordular.

Röportaj

Mart 2018

 

Yakup Dönmez - MÜ İlahiyat Fakültesi Öğr.

Yusuf Doğmaç - MÜ İlahiyat Fakültesi Öğr.

Muhammed Emin Görgülü - MÜ İlahiyat Fakültesi Öğr.

 

Hocam, bize kendinizi tanıtır mısınız?

En zor soruyla başladık, Bismillahirrahmanirrahim diyelim.1973 Erzurum/Horasan doğumluyum. Elhamdülillah çocukluktan beri İslâmi değerleri yaşamaya çalışan bir ailede bir ortamda büyüdük. O yıllardan itibaren de İslâmi ilimlere karşı bir arzumuz, bir iştiyakımız oluştu. Bir taraftan normal eğitim devam ederken bir taraftan da o tarz eğitimlerimiz devam etti hamdolsun. 1989 yılında geldim İstanbul’a. O zaman da yine bu eğitimimi devam ettirdim. 1999-2004 yılları arasında da Mısır’da bulundum. Yine aynı şekilde işte o aklımızdaki belirlediğimiz ilmi noktadaki seviyeye ulaşma adına bir gayretimiz oldu, hamdolsun. Bir miktar da bu manada Cenab-ı Hakk bizleri nasiplendirdi bu alanda. 1994 yılından itibaren de bir grup kardeşimizle beraber hem ilmi hem de kültürel anlamda bazı çalışmalara başladık. Önce İstanbul Sultangazi’de -şu andaki ismiyle, o zamanki ismiyle Sultançiftliği’nde- daha sonra Beşyüzevler’de devam etti bu çalışmamız. 2009 yılında da Siyer alanında bu müessesenin temeli atılmış oldu. Ve 2010 yılında Siyer Araştırmaları Merkezi kuruldu. 2014’te de Uluslararası Siyer Eğitim Ve Araştırma Enstitüsü kuruldu elhamdülillah. Yani Siyer çalışmaları bu manada daha farklı bir noktaya doğru geldi. Ve biz gerek talebeliğimizden itibaren gerekse bu yıllarda da, ekseninde Siyer ve İslam Tarihi olan bir çalışma yürütüyoruz kardeşlerimizle beraber. İnşallah Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz’in adına, namına layık bir biçimde bazı çalışmalar yapabiliriz diye temenni ediyoruz. Kısaca bu şekilde özetleyebilirim.

 

 2010 yılında kurucuları arasında yer aldığınız Siyer Vakfı hakkında bilgi verir misiniz? Nedir Siyer Vakfı’nın misyonu?

Doksanlı yıllardan itibaren Siyer alanında biz biraz daha fazlaca çalışmaya başladık. O zaman 10-15 kaynağı kapsayan, bir grup kardeşimizle beraber bir okuma başlatmıştık. Altı yıl sürmüştü o çalışma. O yıllarda fark ettik ki,  inanılmaz derecede bir Siyer ve İslâm Tarihi birikimimiz var tarihte. Ama bu birikimden ne gerçek manada istifade edebiliyoruz ne de bu müktesebatın çoğundan haberdarız. Bunun üzerine o zaman Cenab-ı Hakk işte öyle bir şey düşürdü zihnimize. Keşke bir müessese olsa Siyer alanında ve bu müessese yapılan çalışmaları iyice bir irdelese ve ortaya çıkarsa bazı şeyleri. Sonra eksikler tespit edilse. Var olanlardan istifade edilse ve olmayanları telafi etme adına bazı çalışmalar yapılsa. O yıllarda bu şekilde düşünürken  2009 yılında burada bu çalışma fiilen başlamış oldu. Yani en azından inşaat süreci 2010’da da başladı. Genel anlamda Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz’in hayatı ekseninde birçok çalışma yapılıyor. Daha da çok yapılması gerekir çünkü gerçekten bu alan her türlü çalışmayı hak edecek bir alan. Mesela burada şu anda halka yönelik bir hizmet yürütüyoruz. İnsanlarda Peygamber algısının, Peygamber sevgisinin sahih ve selim bir biçimde oturması için çalışmalar yapıyoruz. Bazı projeler yapıyoruz, akademya ile beraber yürüttüğümüz çalışmalar var. Siyer çalıştayları, Siyer sempozyumları, ilmi toplantılar şeklinde. Yayın faaliyetlerimiz var mesela. Özellikle ana kaynakların Türkçe’ye kazandırılması ile alakalı. Örneğin İbn-i Sa’d’ın Tabakat’ı Türkçe’ye tercüme edildi bir heyet tarafından. Şu anda da Süheyli’nin Ravdu’l  Unuf’u, İbn-i Hişam Şerhi  tercüme ediliyor. O da yakın bir zamanda çıkacak. Ve daha bir çok çalışma var. Mesela  Türkiye’de yaklaşık 110 akademisyenin görev aldığı bir Büyük İslâm Tarihi projemiz var. O da bitmek üzere. 15 cilt olarak yayınlanacak yakın bir zamanda. Bir taraftan İlahiyat Fakültelerine, talebelere bir taraftan İlahiyatta İslâm Tarihi ve Hadis alanında çalışan hocalarımıza, bir taraftan da halka yönelik çalışmalar yapıyoruz. Ve başka projelerimiz de var o konuda. Arzumuz bu manada bu ilim dalının daha iyi anlaşılır ve daha fazla istifade edilir bir hale gelmesi.

 

Hocam, ilim deyince ne anlamalıyız? İlimlerin dini ve dünyevi olarak ayrılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlim deyince el-Alim olan Allah’ın en önemli sıfatı benim aklıma geliyor. Allah kendisinin bu manada farklı bir otorite olduğunu farklı bir makam olduğunu beyan etmiş oluyor.Bizlere de şöyle bir hakikati söylüyor:  ilk inen ayet إِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ olduğu için “yaratan Rabbi’nin adıyla oku” diyerek aslında ilim meselesinin nerden başladığını da nazarlarımıza vermiş oluyor. Tabi Müslümanlar olarak biz bir ilim medeniyeti olmuşuz bundan dolayı  Allah’ın bu yüklediği misyon gereği ta Hz. Adem’den itibaren Müslümanlar hep ilimle haşır neşir olmuşlar. Ve bugün hiçbir medeniyete nasip olmayacak büyüklükte ve birikimde bir müktesebatımız var bizim elhamdülillah. Bugün hangi İslâmi ilim sahasını konuşursak konuşalım başka bir medeniyet ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir müktesebatı konuşmuş oluruz. Bu da bizim için iftihar edeceğimiz bir şey tabii ki. İlim meselesinin dini ve dünyevi olarak ayrılma meselesi bir müddet sonra ihtiyacen ortaya çıkmış bir şeydir. Ama Müslüman olan ilimle Müslüman olmayan ilim diye bir şey yok. Yani bir fıkıh ilmi ne kadar bizim için önemli ve zaruri ise aynı şekilde bir matematik de öyledir, kimya da öyledir, biyoloji de öyledir, fen de öyledir. Bizim eskiden medreselerimizde bunlar beraberce verilirdi. Bugün biz medrese müfredatlarımızda,  gerek Nizamiye Medreseleri’nde, gerek ondan öncekinde, gerek ondan sonrakinde bunu çok rahat bir biçimde görebiliyoruz. Bu konuda son yıllarda özellikle Türkiye’deki eğitim müfredatının ve eğitim sisteminin Batı endeksli olmasından kaynaklanan bazı sıkıntılar yaşıyoruz . Ama ilim sahasının hangisinde olursa olsun bu manada gayret gösteren ve ortaya bir şeyler koyan, insanların faydasına olabilecek şeyler üreten insanlar aslında bir yönüyle cihatlarını o alandan vermiş olurlar. İlle de bu cihadın İlahiyat sahasında olması gerekmiyor. Tıpta da, mühendislikte de, bilgisayarda da, hangi alanda olursa olsun bu insanlığın her alanda hizmete ihtiyacı var. Dolayısıyla biz bu alanlarda da çok daha farklı bir biçimde olmak durumundayız, geliştirmek durumundayız. Ama şöyle bir hakikat var, bunu gözden kaçırmamak lazım. Kadın-erkek her Müslümana ilim talebi farzdır, diyor Sallallahu Aleyhi Ve Sellem. Bu farz olan şey nedir? Bu farziyeti tespit edip onun üzerinden geri kalan nafile ilimleri oluşturmamız lazım. Bir İlahiyat talebesi olsun, bir tıp talebesi olsun mecburen sağlam bir akide inşa edebilmesi için iman esaslarını öğrenmek zorundadır. İbadetlerini yerine getirebilmek için ibadet fıkhını öğrenmek zorundadır. Allah onu hayatın hangi alanında istihdam etmişse o alanın fıkhını öğrenmek zorundadır. Bir de kalp taşıyoruz ve kalp çok farklı bir organdır. Bu kalbin ıslahı ve kalbin selimiyeti için her Müslüman gayret göstermek zorundadır. Onunla da alakalı bir çalışma yapsın, bir programı olsun. Bunların dışında ne yaparsa yapsın onun için bir ibadet hükmündedir ve bu manada kendisini ne kadar geliştirirse, Allah’ın izniyle, Allah’ın muradına uygun biçimde bir konuma sahip olmuş olur.

 

 İlim ve talebe ilişkisi nasıl olmalıdır?

Tabi ilim bu kadar değerli ve kıymetli olduğu için onu talep eden talebe de ondan dolayı değer kazanır. Yani ilim yolundaki her türlü gayret bir ibadet hükmünde değerlendirilmiştir. Öyleyse talebe o değerli hazineyi kazanabilmek için elinden gelen gayreti ortaya koymalıdır. Biz burada öğrenci ile talebeyi de birbirinden ayırmak zorundayız. Öğrencinin hedefi diplomadır, talebenin hedefi sonuna kadar ilimdir ve ilmin sonu da yoktur. Onun için beşikten mezara kadardır bu iş. Sonuna kadar doymadan, tükenmeden, heyecanını azaltmadan bu yolda yürümek zorundadır. Ve şu da bir hakikat ki, ilim o kadar değerli bir şey ki, o değere uygun olana gidiyor. Çok kıskanç, çok nazlı. Eğer birisi biraz küstürürse ona ulaşmayacak kadar hemen ayrılıp gidebilecek bir şey. İmam Şafii’nin biliyorsunuz bir hatırası var hocasıyla birlikte. Orada da dendiği gibi ilim bir nurdur, Allah ancak o nuru taşıyana nasip eder onu. Sen belirli şeylerle bedeni,  gözü, - Allah korusun- niyeti kirlettiğin zaman onları korumama gibi bir şeyden dolayı kaçırmış olursun bazı şeyleri. Talebe o şerefi korumak için her zaman elinden geldiğince bu manada bazı şeyleri yapıp o şeyi sürekli bir hale getirmesi gerekir.

  

Bugün öğrenci ve talebe neredeyse eş anlamlı olarak kullanılıyor, sizce aralarında bir fark var mı?

Söyledim bir daha söyleyeyim. Öğrenci öğrenir, talep eden de bir şekilde talebi olur ama neticede birbirlerine yakın olsa da biraz daha niyet ve istikrar noktasında farklar var. Şimdi öğrencinin dahil olduğu bir okul vardır ve o okulu bitirdiği zaman alınca diplomayı işi bitmiş olur. Ama talep eden, talip olan talebenin ilim noktasında bir sevdası vardır. O öğrenmeye doymaz, ilime doymaz. Her zaman için daha fazlasını ister, bir şeyler elde edince onu yeterli görmez. el-Alim olan Allah’ın o ilim hazinesinden daha fazla istifade edebilmek için gayretini daha da arttırır. Ve bunu hayatının tamamına yayar. Diyelim ki icazet bile alsa eğer belirli alanlarda zaafiyeti varsa bir ilmi sorumluluk çerçevesinde onları telafi etmenin gayret ve mücadelesini verir. Bunun için bu manada gerek İslâmi alanlarda olsun, gerek diğer alanlarda olsun kendisini talebe diye konumlandıran birisi bunun sürekli bir hale gelebileceğini unutmaması gerekir. Ve o ilmin muhafazası adına amel noktasındaki zaafiyetlerin giderilmesi adına da gayretini artırmaya çalışır.

 

Bugün sizce Müslüman gençlerin en önemli sorumlulukları nelerdir?

Müslüman gencin en önemli sorumluluğu İslâm’ı güzel bir biçimde öğrenip yaşama ve yaşatma sorumluluğudur. Genç dediğimiz, delikanlı dediğimiz, hayatının en güzel yıllarını geçiren o güzel kardeşlerimiz bu sorumluluğu diğerlerine nazaran daha farklı bir biçimde taşımak durumundadırlar. Çünkü gençliğin verdiği bir enerji var, bir potansiyel var. Eğer bu enerji ve potansiyel doğru yere kanalize edilmezse -Allah korusun- şeytan onu batıl işler için harcar ve kullanabilir. Ama bir gencin, İslâm’ı yaşama ve yaşatma sorumluluğu her zaman hatırında diri olursa elinden geldiğince ilim noktasında gayret içerisinde olur, yaşamaya çalışır. O ilmi ile amel etmeye çalışır. Bir de mahrum olanlar var.  Binlerce şu anda gencimiz var mesela imandan, Kuran’dan, namazdan bihaber yaşayan. Ve bu gençlere kim ulaştıracak bu mesajları? Elbette ki kendi akranları ulaştıracak. Dolayısıyla gençlerimizin en büyük sorumluluğu ve davası bu olmalı. Her gün bir gence daha fazla ulaşma noktasında bir ızdırap olmalı. Yaşama ve yaşatma noktasındaki sevdası kendi yüreğinde büyüyerek devam etmeli ki istenilen ve arzu edilen seviye kazanılmış olsun.

 

Son olarak, başta İlahiyat Fakültesinde okuyanlar olmak üzere genç kardeşlerinize tavsiyeleriniz nelerdir?

Allah şu anda ömürlerinin en güzel dönemlerinde geçirtiyor gençlerimizi. Ve unutmamamız gereken bir şey var, bugün biz İslâm tarihinden bahsediyoruz, Risalet tarihinden bahsediyoruz. Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz’in 23 yıllık Nübüvvet sürecinden ve tarihinden bahsediyoruz. Bilelim ki Efendimiz Mekke’de 18 yaşındaki bir delikanlı olan Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde ve onun vesilesiyle bu işi başlattı. Ve ruhunun ufkuna yürüdüğü anlarda artık Allah’a ruhunu teslim edeceği anlarda da 17 yaşındaki Usame’nin evine sancağı bırakarak gitti. Aslında Peygamberimiz’in başlangıçta bir delikanlıyla başlayıp sonunu da bir delikanlıyla bağlaması bir mesaj veriyor bize. Bu iş gençlerle olacak, gençlerle başladı, gençlerle devam edecek ve nihayetinde de yine gençlerle belirli bir noktaya doğru gelecek. Onun için ben genç kardeşlerime diyorum ki, ne yapın yapın imanı çok iyi öğrenin, iradenizi sağlamlaştırın, hedeflerinizi güncelleyin ve hedeflerinizi büyütün. Küçük sevdaların, küçük işlerin, küçük emellerin insanı asla olmayın. Kurani ahlakı hayatınızda yansıtıp insanlara örnek olabilecek bir güzel numune ortaya koyun. Sabrı ve sebatı kuşanarak da bu zorlu kulluk yolunda en güzel bir biçimde yürüyün. Yürüyün ki arşın gölgesini hak edecek o bahtiyarlar zümresine dahil olun. Biliyorsunuz Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz yedi sınıfı müjdeledi arşın gölgesinde gölgelenecek insanlar olarak. O yedi sınıftan bir tanesi de gençliğini Allah için geçiren, o enerjisini Allah için tüketen, o zorlu zamanları şehvetine, hazzına, hızına kurban etmeyip gerçekten Allah’ın razı ve memnun olacağı şekilde geçiren. Dolayısıyla yapmamız gereken bu, ama özellikle İlahiyat Fakültesindeki öğrenci kardeşlerime, talebe kardeşlerime de şunu söylerim, İlahiyatta okumak büyük bir şereftir, büyük bir mükafattır ve çok büyük bir nimettir. Ama bu İlahiyatlarda okumanın değer ve kıymeti böyle olunca sorumluluğu da büyük olmuş oluyor. Ne yazık ki modern dünya şöyle bir anlayışa bizi sevk ediyor, bilgi artınca amel artmıyor. Amel artmayınca da bu sefer asıl alimde, bilende olması gereken haşyet duygusu tam anlamıyla tesis olmuyor. Haşyetin olmadığı yerde de kibir oluşuyor ve bugün ne yazık ki bu alanlarda bu sıkıntıları biraz daha fazlaca görüyoruz. Onun için İlahiyatta okuyan talebelerimiz şuna çok iyi dikkat etmeliler, hazırlığa gelip birinci sınıfa merdiven dayadıklarında, ilerleyen yıllarda hayatlarındaki nafile ibadetlerini artırarak götürmeliler. Hazırlığa gelip hayatlarında var olan nafilelerini üçüncü sınıfa erdikleri zaman devam ettiremiyorlarsa ortada ciddi bir problem vardır. Başlangıçtaki heyecanı üçüncü-dördüncü sınıfta eğer kaybetmişlerse ortada ciddi bir problem vardır. Bu problemlerin giderilmesinin en önemli sebebi ise bir yönüyle hedeflerin güncellenmesidir. Ne yapıp yapıp bu manada daha farklı bir biçimde gayret içerisinde olmamız gerekir ki, o özlediğimiz ilim adamlarını inşallah bu gençlerin içerisinden bulabilelim. Artık biz İmam Ebu Hanife’nin, İmam Şâfiî’nin, İmam Buhari’nin, İzz b. Abdisselam’ın, sadece tarihte yaşamış gitmiş olan bu büyük âlimlerin hikayelerini menkıbelerini okumaktan kurtaralım kendimizi. Ve bu çağda yeni İmam Buhari’nin talebeleri olabilecek inşallah yiğitler yetiştirelim. İnşallah İlahiyatta okuyan talebelerimizin hedefleri bu olsun. Ben bu çağın İmam Ebu Hanife’si  olacağım, ben bu çağın İmam Nevevi’si olacağım, ben bu çağın İzz b. Abdisselam’ı olacağım diyerek hedeflerini bu manada âli tutsunlar ki, o hedeflerine uygun bir biçimde himmetleri gelişsin ve o himmetleri de onlara inşallah büyük büyük mükafatları kazandırmış olsun.

Gençler Soruyorun Konuğu Araştırmacı-Yazar Muhammed Emin YILDIRIM - Haberler - İKEV - İlim Kültür ve Eğitim VakfıGençler Soruyorun Konuğu Araştırmacı-Yazar Muhammed Emin YILDIRIM - Haberler - İKEV - İlim Kültür ve Eğitim VakfıGençler Soruyorun Konuğu Araştırmacı-Yazar Muhammed Emin YILDIRIM - Haberler - İKEV - İlim Kültür ve Eğitim Vakfı