Haberler

Gençler Soruyor'un Konuğu Gazeteci-Yazar Mustafa KURDAŞ
MEDYA, ALGI VE İKTİDAR İLİŞKİSİ

"Gençler Soruyor" Röportaj Dizisinde İkev Bahçelievler  Öğrenci Yurdu öğrencilerimiz “MEDYA, ALGI VE İKTİDAR İLİŞKİSİ” ni Gazeteci/Yazar Mustafa Kurdaş'a sordular.

Röportaj

Mart 2018

Talha TOSUN, AREL ÜNİVERSİTESİ, SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ

Kadir ÖZÇELİK, AYDIN ÜNİVERSİTESİ, HUKUK FAKÜLTESİ 

Serhat DÖNMEZ, AYDIN ÜNİVERSİTESİ, TÜRK DİLİ VE EDEBİYAT BÖLÜMÜ

 

 Mustafa KURDAŞ kimdir? Bize tanıtır mısınız?

1971 Giresun Şebinkarahisar doğumluyum. İlkokulu orta ve liseyi İstanbul’da okudum. Bakırköy İmam Hatip Lisesi’ni bitirdim. İmam Hatip’in orta ikisinden itibaren de kendimi MGV’li olarak tanımlamaya başladım. Milli Gazeteyi sıra arkadaşım her gün okula getiriyordu. İdareye, disipline gitmesi pahasına Milli Gazeteyi ortaokul ikiye giden bir çocuk olarak sınıfa getirme ve okutma derdindeydi ve benim sıra arkadaşımdı. Her gün Milli Gazete ile Tuncay E. diye arkadaşım vesilesiyle tanışmaya başladık. Birde baktık ki zamanla biz kendimizi MGV’li, Milli Görüşçü, Erbakancı olarak tanımlıyoruz. Daha sonra imam hatibi bitirdikten sonra dereceyle Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü kazandık. Üniversitenin ikinci sınıfından itibaren Milli Gazetemizde gazetecilik hayatına başlamış olduk. Üniversite yıllarını Milli Gençlik Vakfı evlerinde geçirdik. 25 yıldır Milli Gazeteye çeşitli kademelerde stajyer olarak başladık çeşitli kademelerde hizmet ettik. Bir dönem Tv5 Ankara temsilciliği yaptık, yazarlık yaptık Milli Gazetemizde. Mustafa KURDAŞ’ın 25 yıllık gazetecilik hayatının tamamı milli gazete içerisinde geçti

 Bize Milli Gazete ve TV5’den bahseder misiniz?

Milli Gazete tabi malumunuz 46. yılına girdi. 45 yılı geride bıraktık. Erbakan Hocamızın kurduğu ve yaşayan bir gazete. Bazı yayın organları vardır ki, kurulurlar sonra 3, 5 yıl sonra yokolurlar.. Milli Gazete kurulmuştur, yaşamıştır ve yaşamaya devam ediyor. Kurulmuştur, bir iklim oluşturmuştur. Bu ülkede ve ümmet adına hakikaten çok önemli hizmetleri meydana getirmiştir. Bir gazeteden ziyade Milli Gazete bu toplumun bir ferdi, bir unsuru, bir bireyi, diye biliriz. Aslında özellikle fikir gazetelerine bir gazete yada bir kağıda basılmış olan bilgiler, haberler, manşetler olarak bakmamak gerekiyor. Fikir gazeteleri aslında yaşarlar. O fikir, tercih ettiği fikir yaşadığı müddetçe birlikte yaşarlar. Bu anlamda Milli Gazete de Milli Görüş gibi yaşayan bir abide diyebiliriz kendi alanında ve Türkiye’de köprünün altından çok sular akmıştır, çok şeyler değişmiştir, eski radikaller başka bir şey olmuştur, eski solcular başka bir şey olmuştur, eski Kemalistler başka bir şey olmuştur, eski olan her şey zaman içerisinde dönüşmüştür, değişmiştir. Ama Milli Gazete köprünün altından akan bu sular sürecinde sözünü de, mesajını da, manşetini de değiştirmemiş Türkiye’de nadir bir gazetedir. Zamana göre, şartlara göre, süreçlere, iktidarlara bağlı yayın politikası değil ilk besmeledeki Hak Geldi Batıl Zail Oldu düsturu çerçevesinde yayın politikası benimsemiş bir elbise giymiş. O elbisesi hala çok şekil, çok temiz bir elbise,onu üzerinde taşımaya gayret ediyor. TV5i de keza aynı şekilde en zor şartlarda 22 Kasım seçimlerinden sonra almış olduğu oy oranıyla birlikte Milli Görüşün meclis dışında kaldığı bir zamanda bütün camianın ve teşkilatın demoralize olduğu bir anda Erbakan Hocamız kurdu, kurdurttu. TV5 de yıllardır bu millete bu kirlenmiş ekranlar içerisinde yine Hakkı ve hakikati gösterme çabası içinde oldu ve önemli işlerde yaptı. Bugün TV5, Milli Gazete birlikteliği bütünlüğü çerçevesinde inşallah daha farklı bir heyecanla daha farklı bir başlangıçla daha etkili yayıncılığı ortaya koyma gayreti içerisinde. Allah yardımcımız olsun.

Yayın Politikanız yanlı mı?

Milli Gazete ve TV5 tarafsız bir gazete değildir. Milli Gazete taraflı bir gazete, TV5 taraflı bir televizyon. Taraflı ve tarafsızlık meselesi ayrıca medya düzeni tarafından tartışılması gereken bir konudur. Çünkü tarafsız bir gazete zaten yoktur. Her gazetenin, her gazetecinin, her televizyonun, her televizyoncunun mutlaka bir tarafı vardır. Tarafsızım diyen gazeteler ve televizyonlar, gazeteciler ve televizyoncular aslında taraflıdırlar. Bir tarafı vardır mutlaka. Bunu şöyle ifade etmemiz gerekir diyelim ki zalim bir dünya ve sömürü dünyası var, birde mazlum bir dünya var. Bütün insanlığın üzerine bir zihniyet hunharca abanıyorken tarafsız olmak dahi, tarafsız olmaya gayret etmek dahi o gücün yanında taraf tutmak demektir. Çünkü bir güç var ve güç topluluğun ve milletlerin üzerinde abanıyor ve siz tarafsız olmaya gayret ediyorsunuz. Bu gayretiniz aslında güçten yana taraf olmaktır. Taraflılık ve tarafsızlık meselesinde Milli Gazete taraf olan bir gazetedir. Bunu Hak Geldi Batıl Zail Oldu düsturuyla bir ayeti kerimeyi logosuna nakşetmek suretiyle deklare etmiştir. Gazetelerin taraflılığı ve tarafsızlığı meselesini en azından kendi bulunduğu pozisyon çerçevesinde değerlendirecek olursak, Genel yayın yönetmenliği diye gazetelerde ve televizyonlarda gördüğünüz gibi bir statü var. Bu şu demektir gazetelerinde bir genel yayın politikası var demektir. Zaten çizilmiş her yazı bir çerçevesi var demektir. Doğal olarak çizilmiş çerçeveler bir taraf olmayı gerektiriyor. A gazetesi, B gazetesi, C gazetesi hiç önemli değil hepsinin bir çerçevesi varsa bir tarafı var demektir. Milli Gazete tarafını deklare etme noktasında bir sıkıntı yaşamamaktadır, iftihar etmektedir.

 Toplumsal değişimde medyanın etkisi nedir?

Toplumsal değişim ve dönüşüm aslında medya düzeni üzerinden doğrudan doğruya ilgilidir. Çünkü topluma şekil veren, toplumu yoğuran medyadır. Her zaman söylerim yani meslektaşlarıma özellikle söylerim biz gazeteciler, hoca efendiler ve eğitimciler Allah indinde mesuliyeti, sorumluluğu büyük meslekler icra ediyoruz. Biz mekanik bir iş yapmıyoruz. Bir müteahhit gibi bir arazi alıp, bir hafriyat alıp sonra temel atıp gün be gün, tuğla tuğla, kat kat çıkmıyoruz. Gözle görülen bir şey yapmıyoruz aslında. Bizim işimiz doğrudan doğruya toplumu yoğurmaktır. Gazeteciler, hoca efendiler ve eğitimcilerin işi budur. Doğal olarak siz eğer toplumu yoğururken bir medyacı olarak, bir gazeteci olarak insanların zihnine ve yüreğine bir şey koyuyorsunuz. Bu koyduğunuzla ilgili zihne ve yüreğe ne koyarsanız onun karşılığını öbür tarafta Allah indinde mutlaka göreceksiniz. İyiyi, kötüyü, adaletli olanı mı koyuyorsunuz? Yada zulmü mü koyuyorsunuz? Hakkı mı koyuyorsunuz? Batılı mı koyuyorsunuz? Bu anlamda Allah indinde vebal bakımından sorumluğu yüksek olan mesleklerden biriside gazeteciliktir. Tıpkı hocalarımızın ve eğitimcilerimiz gibi. Çünkü toplumu yoğuruyoruz. Toplum bu düzende medyanın kabına göre şekilleniyor. Çünkü kitle iletişim araçları teknolojik bakımdan her geçen gün daha da ileri gidiyor. Kitle iletişim araçlarının teknolojik gelişimine toplumların ayak uydurması gittikçe zorlaşıyor. Öbür taraftan kitle iletişim araçları bir kitle imha silahı gibi kullanılmaya başlanıyor. İnsanların zihnindeki ve yüreğindeki inanca, değerlere doğrudan doğruya nüfus ediyor. Şunu ifade etmek mümkündür. Yasama, yürütme, yargı olmak üzere 3 tane erkten bahsedilir. Medyaya da 4. kuvvet denilir. Aslında günümüz şartların medya 4. kuvvet değil 1. kuvvettir. Çünkü toplumu inşa etmektedir. Nasıl ki bir dönem orta çağ Avrupa’sında derebeylikler, krallıklar var. Bu derebeylikler ve krallıkların nasıl astığı astı, kestiği kesti ise bugünün de o zamandan farkı yok bugününde bir krallığı var. Bugünün krallığı kamuoyudur. Kamuoyunu kim inşa ediyorsa o birinci kuvvettir. Doğal olarak bugün dış politikada, ekonomide, iç politikada, sosyal politikalarda herhangi bir iktidar bu çalışmayı yapıyorsa önce kamuoyunu inşa etmek, ikna etmek zorundadır. Kamuoyu ancak medya düzeniyle ikna edilebilir, inşa edilebilir ve şekillendirilebilir. Bu yüzden doğrudan doğruya şunu söyleyebiliriz ki medya aslında dördüncü kuvvet değil birinci kuvvettir. Çünkü Irak işgal edilirken dünya kamuoyunun ve Türkiye kamuoyunun ikna edilmesi gerekiyordu. Saddam Hüseyin’in kimyasal silah ürettiğine dair bir yalanı bütün insanlığın inanması gerekiyordu. Bunu siyasetçiler, politikacılar, yöneticiler medya düzeni üzerinden ancak ikna edebilirlerdi. Günlerce bu yalan işlenmek suretiyle gazetelerde, televizyonlarda bizim kamuoyumuz bile biliyorsunuz bu yalanı yaymak durumunda kalmıştı ama bu yalandı. Ne zaman ortaya çıktı? Birkaç yıl sonra ortaya çıktı. Ne değiştirdi? Hiç bir şey değiştirmedi. Ama bu bir yalandı. Bu yalan inşa edilmişti. İşte buda medya üzerinden yapılmıştı. Yada kılığınız, kıyafetiniz, oturuşunuza, kalkışınıza, yürüyüşünüze, renklerinize, zevklerinize yine medya dünyası karar verir. Saçınızı nasıl keseceğimiz, modamız bunlara karar veren hep aslında gazetelerdir, televizyonlardır, bu medya düzenidir. Bu bakımdan toplumun alışkanlıkları, toplumun tüketimi, toplumun yaklaşımını daha da tehlikelisi toplumun hangi olay karşısında ne kadar tepki verip, hangi olay karşısında da susması gerektiğini söyleyen bir ses vardır. Bu ses medyadır. Bu ses manşetlerdeki ve reklamlardaki 7/24 yorum yapan meslektaşlarımızdır. Doğrudan doğruya toplumu yoğuran bir güç olduğu için medya düzeni insanlar ve toplumlar bizlerin eline emanet ediliyor ve doğrudan doğruya etkili oluyoruz.

İnsanoğlu son yüzyılda birçok savaşa, vahşete ve zulme kameralar eşliğinde şahitlik etti. İster istemez acıları izleyen ve duyarsızlaşan bir neslin yetiştiğini düşünüyormusunuz? Siz medyanın duyarsızlaşmaya etki ettiğini düşünüyor musunuz? Medyanın daha duyarlı olması sağlanabilir mi?

Evet. Soru içinde soru oldu tabi bu. Ama tabi sorudan da yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki günümüzde savaşında şekli değişmiştir. Bir klasik savaş vardır, birde psikolojik savaş vardır. Klasik savaşta coğrafyalar hedef alınır, karalar hedef alınır, şehirler hedef alınır, bazı coğrafyalar işgal edilir, bombalanır, bazı şehirler yıkılır, bazı ülkeler tarumar edilir. Yıkılmış olan bir şehri, tarumar edilmiş olan bir ülkeyi zaman içerisinde toplumlar yeniden inşa edebilir, yeniden kalkındırabilir. Birde psikolojik savaş vardır ki bunun hedefi karalar, coğrafyalar değildir gönüllerdir ve zihinlerdir. Zihin işgali ve gönüllerin ele geçirilmesi suretiyle yapılan bir başka savaş tekniği de vardır. Tehlikeli olanda budur. Psikolojik savaşta yani zihinlerin elde edilmesi, işgal edilmesi suretiyle yapılan savaşta o işgallerin altından kalkmak çok daha zordur. Tekrar ifade etmiştim, altını çizmiş olayım şehirleri imar edersiniz, inşa edersiniz, ülkeleri kalkındırırsınız ama işgal edilmiş, ele geçirilmiş zihinleri toplum olarak yeniden inşa etmek yüzyılları bulabiliyor. O yüzden çok daha büyük bir yıkım oluyor. İşte bu yıkım ifade ettiğiniz gibi psikolojik ve klasik savaşın birlikte yürütülüyor olmasından kaynaklıdır. Bu dönemde toplumlar zihnen elde edildiği için o insanların coğrafyaları da elde edilmiş oluyor. Ama daha önemlisi, daha tehlikeli olanı toplumların zihninin işgal edilmesidir. İslam tarihi boyunca biz üç tane büyük saldırı ile karşı karşıya kaldık. Bunlardan birincisi Moğol istilası idi. Askerle, silahla yapılan bir saldırıydı. İkincisi haçlı seferleri idi. Askerle ve silah ile yapılan saldırılardı. Üçüncüsü ise 150 yıldır devam etmekte olan batı sömürgeciliğidir. Bu diğer ikisinden çok daha farklıdır. Diğer ikisinin altından Müslümanlar zaman içerisinde kalkmayı başarmışlardır. Ama hem silahla, hem de zihniyet savaşı yapan batı sömürgeciliğinden 150 yıldır biz altında kalkmaktan zorlanıyoruz. İşte bu medya düzeniyle, kitle iletişim araçlarıyla birlikte insanların zihinlerinin ve kalplerinin savunmasız hale gelmesinden kaynaklı bir şeydir. Yani bu canlı yayınlarla bir taraftan savaş yapıyorsunuz, bir taraftan öğrenilmiş çaresizlik kuramını devreye sokuyorsunuz ve insanlar bombalara alıştırılıyor canlı yayınlarla, kanık sandırılıyor, olabilir diyor. Biz Müslümanız diyoruz. Evimizde akşam saat 21 de bütün aile fertleriyle, hanımımızla, çoluğumuzla, çocuğumuzla oturuyoruz kumandaya basıyoruz ve CNN international yada Al Cezire yada bir başka uluslararası kanalları iz düşümü olarak ulusal kanallarımızda biz Irak’ın Bağdat’ın bombalanmasını canlı izliyoruz. İnsanlar katlediliyor, bir toplum üzerine bombalar yağdırılıyor ve biz çocuklarımızla birlikte kumandaya basıp hatta kanepede uzanmış bir şekilde televizyonda o katliamları izliyoruz. Artık hayatımızın bir parçası olarak kabul etmeye başlıyoruz. Duyarsızlaşıyoruz, alıştırılıyoruz kademe kademe, kademe kademe ve böylece bu insanların ayağa kalkması, tepki göstermesi noktasında gittikçe o hissiyatı elinden alınmış oluyor. Tabi ki sorunuz çerçevesinde bu canlı yayınlar ve medya düzeni insanları ve toplumların duyarsızlaşması noktasında hizmet ediyor. Neye? Küresel egemen gücün yapmış olduğu çalışmalara ve projelere.

Medyanın çok güçlü bir yapı olduğunu biliyoruz. Ancak artık güçlünün medyası olarak nitelendirilen bir kavram şıkça dillendirilmekte? Güçlünün medyası nedir? Bu kavram bize ne anlatmaktadır?

Tabi ki bugün küresel dünyanın geneline bakıldığında güç esaslı bir yaklaşım söz konusudur. Siyasette, eğitimde, politikada kim güçlü ise onun üzerinden gider. Bu çok aykırı bir şey midir? Hayır. Baktığınız zaman toplumlarda sosyal kalkınmışlık bakımından hangi toplum o insanlığın önünde gidiyorsa diğer bütün toplumlarda onu taklit etmiştir. Bir dönem İslam medeniyeti hak olan medeniyet dünyada yeryüzünde önde gidendi, üretendi. İlim oradaydı, iman oradaydı, tedrisat oradaydı, ahlak yüksekliği oradaydı, teknolojik buluş hep İslam coğrafyası üzerinden, bilim adamlarımız üzerinden gidiyordu ve doğal olarak insanlığın içerisinde ki medeniyet hak olan medeniyet ve İslam toplumları diğer toplumların önünden gidiyordu. Öyle olduğu içinde diğer toplumlar İslam medeniyetini taklit etmeye başlıyordu ve ahlak düzeni her yerde kurulabiliyordu. Yani sadece Müslüman ülkeler değil, diğer toplumlar ve kültürler de etkileniyordu. Şimdi tabi hak batıl mücadelesi çerçevesinde bâtılı temsil eden toplumlar ön plana geçince ister istemez bâtıl taklit edilmeye başlanıyor. Bâtıl güç ortaya konmaya başlanıyor. İşin esasında güçlü olan taklit ediliyor. Burada kasdedilen ekonomik güç değil.Bir şekilde üreten bir güç anlamında bugün güce tapış adeta toplumlara emredilmektedir. Güçlüysen her şeyi yaparsın oysa bizim inancımıza göre hak ve adalet perspektifinden baktığımız zaman güç hak sebebi değildir. Çoğunluk hak sebebi değildir. İmtiyaz hak sebebi değildir. Herhangi bir zümreye mensup olmak hak sebebi değildir. Fakat bugün yeryüzünde güçlüysen haklısın sistematiği hayata geçirilmiştir. Medya düzeni de güç esaslı çalışır. Yani bütün küresel sistemin unsurları gücü sürekli tabulaştırıyor ve gücü esas alıyor. Günümüzdeki medya organlarına sahip olan şeyde dünyadaki güç unsurlarıdır. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada medya aslında bir tekelleşme içerindedir. Türkiye’de 1960’larda 70’lerde gazetecilik mesleği gazetecilerin işiydi. Amatör ruhla gazeteler çıkartılıyordu. Onlarında bir tarafı vardı.Fakat 80’lerden itibaren Türkiye’ye renkli matbaaların girmesiyle birlikte matbaacılık sektöründeki gelişimlerle birlikte para babaları ve holdingler medya dünyasına girmiş oldu. Gazeteciler de onların silahşoru olarak kendini konumlandırmaya başladı. Çünkü para gücü karşısında medya düzeni farklı bir yöne doğru evrilmeye başladı. Özellikle 80’lerde Anavatan Partisi süreciyle birlikte bu süreç Türkiye’de yansımış oldu. Yani kapital dünya medya düzeninde Türkiye’yi de etkisi altına almaya başlamış oldu ve tekelleşmeler oldu. İki türlü tekelleşme var. Bir holdingin gazetesi var, televizyonu var, interneti var, matbaası var, dergileri var, radyosu var. Biz buna yatay tekelleşme diyoruz. Aynı zamanda birde holding sahibinin gazetesi, televizyonu, radyosu, internet mecrası, matbaaları var, dergileri var ama aynı zamanda holdingi var, bankası var, inşaat şirketi var, ithalat ihracat şirketi var, enerji şirketi var, otomotiv şirketleri var. Buna da dikey tekelleşme ve kartelleşme diyoruz. Uzun yıllar bu kartelleşme ve dikey tekelleşme üzerine giden bir medya düzeni oldu 90’lar 2000’li yıllar itibariyle söylüyorum. Fakat 2010’lu yıllarda düzen biraz daha değişmeye başladı. Ben çok kullanmamaya gayret etmekle birlikte birileri buna havuz medyası dedi, birileri buna yandaşlık ifadesi kullandı. Ama düzen birazda politikanın ve iktidarın tamamen kontrolü altına giren bir medya düzeniyle  karşı karşıya kaldı ve güce teslim olmuş olması söz konusu oldu.  Çünkü bugün gazeteler ve gazeteciler, televizyon ve televizyoncular üç ay önce yazmış olduğu bir yazıyı üç ay sonra kendisi tekzip edebiliyor. Yada üç ay önce atılmış bir manşeti üç ay sonra farklı bir şekilde aynı gazete aynı sütunlarda aynı büyüklükte daha tekzip edercesine atabiliyor. Çünkü iktidarın görüşü değişiyor gazetenin de görüşü değişiyor. İktidarın kanaati değişiyor gazetenin de, televizyon kuruluşunun da kanaati değişmiş oluyor. Milli Gazeteyi diğer bütün gazetelerden ayıran en önemli özelliklerinden birisi 40 yıl önceki bir manşetine de sahip çıkabiliyor oluşudur, yada bir 30 yıl önceki gazetesinde yazı yazmış olan bir köşe yazarının yazısına sahip çıkabiliyor oluşudur. Bugün medya düzeni gücün elindeki bir silah olarak kullanılıyor. Kamu yararını gütmüyor. Çünkü medya muhalefet yapmaktan vazgeçmiştir. Oysa muhalefet dediğimiz zaman algı sanki negatifmiş gibi gelir. Kötü bir algı gelir muhalefet deyince. Oysa sorumlu olan muhalefet iyidir. Çünkü bir yerde yanlış varsa o yanlışı düzeltmek, o yanlışa itiraz etmek hatta iyinin ötesinde bir vecibedir, bir sorumluluktur. Bu aslında gazetecilerin esasıdır. Gazeteler normal şartlarda şunu yapmaz siz şunu çok iyi yapıyorsunuz, bu çok iyi gidiyor hiç eksik yok, hiçbir sıkıntı yok, uçuyoruz, kaçıyoruz dediği an görevini yapmıyor. Niçin? Çünkü o zaman o gazete bülten noktasına gelir. Oysa gazete kamu yararını güttüğü için, gazetecilerin gerçek görevi kamunun yararını gütmek olduğu için, kamunun bir kuruşuna zarar gelmesin diye, çalınmasın diye uğraşacağı için yada yatırımların teşviki için, yada ihlal edilen hakların koruyucusu olması durumunda olduğu için gazetelerin ve gazetecilerin görevi aslında iktidarlara yardımcı olmaktır. Onların eksiklerini koymak ve kamu yararını sağlamaktır. Ama tabi bugünümüzde maalesef kimi gazetelerde muhalefeti de yanlış anlıyor sadece bağcıyı dövmek üzerine bir yaklaşım içerisine giriyor. Oda yanlış bir şey. Yandaş medya düzeni de yanlış bir şey.

Medya görünüşte bir iletişim aracı; ama biraz irdelediğimizde gerçekte bir iktidar ve hâkimiyet kurma mecrası gibi çalışmaktalar. Milli gazete ve TV 5’i bu medya uygarlığından nasıl ayırabiliriz?

İşte hakkı temsil etmeye gayret ediyor. Tabi ki ifade ettim Milli Gazete’nin de bir tarafı var, TV5’in de bir tarafı var. Biz Milli Görüşçü bir yayın kuruluşuyuz ve Milli Görüşçü bir çizgiye sahibiz. Bu değerleri temsil eden bir iktidarın bu toplumda oluşmasını elbette isteriz. Bunun için çalışırız ve çalışmak durumundayızdır. Bu perspektiften baktığımız zaman iktidar medya ilişkisi düzenine şunu ifade edebilirim Milli Gazete hiçbir zaman Erbakan Hoca’nın yandaşı bir gazete olmamıştır. Yandaşlığı bu bakımdan biz kabul etmeyiz. Ama Milli Gazete Erbakan’ın gazetesidir. Çünkü yandaşlık mefhumu farklı bir şeydir. Yandaşlık gönülden bir bağlılıkla değil yada fikri bir inançla değil zamanın ve şartların ekonomik getirileriyle ilgilidir. Pozisyonlarla ilgilidir. Yani güce göre tavır almaktır, duruma göre tavır almaktır, imkâna göre tavır almaktır. Oysa ben Milli Gazete, Erbakan Hoca’nın yandaşı değil, Erbakan Hoca’nın gazetesidir derken buna gönülden bir inanmışlıkla, fikri bir inanmışlıkla aynı hedefe gidiş ile ilgili bir yaklaşım ortaya koyuyorum. Ama bugün günümüz gazeteleri ve gazetecilerinin çoğunluğunda başka bir şey var. İşte bir takım imkânları elde ettikleri için patronları adına, kendileri adına iktidarı alkışlayan medya düzenine yandaş medya düzeni bu anlamda denebilir. Ama yarın şartlar değiştiği zaman durum ne olacaktır. Bu farklıdır. Yani o yarınla ilgili bir değişikliktir. Bu bakımdan Milli Gazete ve TV5’i ayıran en önemli özellik asla yandaş olamamasıdır diyebiliriz. Ama tabi ki kendi fikriyatının, temsil ettiği fikriyatın güçlenmesini, toplumda yer edinmesini ve o değerlerin iktidara taşınmasını elbette ki savunmaktadır ve istemektedir. Ama bunu bir menfaatle değil, bunu bir çıkarla değil, bunu bir beklenti ile değil bunu  toplumu adına, milleti adına bir inançla yapmaktadır.

Medya toplumsal algıyı yönlendirmede bir numaralı konumda bulunuyor. Ulusal medyada bu yönde tespitleriniz var mı? Ülke yönetiminde medya üzerinden yapılan algı yönlendirmeleri ne boyutta?

Maalesef cumhuriyet tarihinin belki de hiç olmadığı, medya düzeninin de hiç olmadığı kadar algı operasyonlarıyla karşı karşıyayız. Onlarcası var. Hemen her gün manşetlerde algı yönetimi var. Bunların en basitini yani çok rahat idrak edebileceğimiz için söyleyebilirim medya tekrarı gücünü kullanarak bir takım algıları oluşturuyor. Bunlardan birincisi neydi en yakın zaman içinde Ergenekon. Ergenekon süreci diye bir süreç yaşadı Türkiye ve yaklaşık 9 yıl sürdü. 7 gün 24 saat bütün gazeteler neredeyse, cemaatin gazeteleri yani FETÖ’nÜn gazeteleri, iktidarın gazeteleri, solun gazeteleri, renkli gazeteler, çok satan gazetelerin neredeyse tamamı. Aynı zamanda yine FETÖ’nün, iktidarın, sol muhalefetin, sağ muhalefetin kim varsa neredeyse diğer bütün televizyonların, kanalların tamamı 7 gün 24 saat biliyorsunuz Ergenekon aşağı, Ergenekon yukarı dedi. Belki binlerce Ergenekon haberi yapıldı. Binlerce Ergenekon yorumları köşe yazılarında yazıldı. Yüzlerce yine binlerce Ergenekon manşetleri atıldı. Yine televizyonlar ekranlarında milyon saniyelerce sabahlara kadar Ergenekon konuşuldu, tartışıldı. Ama bir sabah kalktık baktık ki birisi dedi ki Ergenekon diye bir şey yok. Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ettik. Okuduğumuz gazetenin genel yayın yönetmenini arayıp  ya kardeşim 8 yıl bizi niye kandırdınız diye kimse hesap sormadı. İzlediğimiz televizyon kanallarını arayıp da  bize niye bu görüntüleri boşu boşuna 8 yıl boyunca izlettiniz de demedi. Okuduğumuz yazarlara kardeşim siz bize 8 yıl niye yalan yazdınız diye kimse hesap sormadı. Çünkü bu bir algı yönetimiydi. İnsanlar algı yönetimi karşısında düşünemez, akıl edemez, muhakeme edemez, mukayese edemez, kıyas ve kısası asla kabul edemez bir duruma düşürülmektedirler. O yüzden bugünde biz hala bir algı yönetimi denizinde yüzüyoruz günlük medya düzeni içerisinde. Bugün gazetelerin neredeyse tamamı bu olgunun içerisindedir. Algı yönetimi yukardan başlamak suretiyle üretilmektedir. En basitini size söyleyeyim algı yönetimleri bakımından Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması olayıdır. Süleyman Şah Türbesi taşınırken bütün gazeteler ve bütün iktidarın sözcüleri bir zafer çığlığı attılar. Adeta Türkiye’de büyük bir zafer elde ediyormuş gibi biz Süleyman Şah Türbesi’ni aldık getirdik taşıdık. Ama biliyorsunuz günler sonra işin hakikati ortaya çıkmıştır. Bu bir algı yönetimidir. Aslında bu bir yenilgidir normal şartlarda. Bir geri gidiştir. Ama biz bunu zafer gibi taktim ettik. Tıpkı Ergenekon hadiselerinde olduğu gibi. Çok basit böyle ama her zaman böyle yüzlerce algı yönetimiyle ilgili sadece sosyal medya üzerinde değil matbu basında da görsel basında da bu çok fazlasıyla var. Bu yüzden ben bu topluma üzülüyorum. Gittikçe artıyor. Çünkü kitle iletişim teknolojileri gelişiyor. Bu düzenin içerisine giren medya kuruluşları gittikçe artıyor. Manşetten yorumlar gittikçe algı yönetimine doğru yörüngesine kapılıyor.

Birçok TV kanalında yaklaşık bir yıldır benzer formatlarda asker ve ordu içerikli diziler yayımlanmakta bunun halkın algılarına yönelik bir adım olduğunu düşünüyor musunuz?  Halen devam eden afrin harekâtı ve daha sonra yapılması muhtemel harekâtlar için bu diziler bir hazırlık olabilir mi?

Tabi bu biliyorsunuz bir tarih, bir de asker dizileri son yıllarda çok fazla sinemada moda haline geldi. Bu aslında samanyolu sürecinden kaynaklanan bir miras gibi geliyor bana. O dönemden beri biliyorsunuz bu dizi operasyonları yapılıyor. STV’nin yapmış olduğu diziler vardı. Çok iyi hatırlayacaksınız hem askeri anlamda hem de inancımızı ılımlı İslam projesine doğru yönlendiren dinler arası diyalog projelerine yönlendiren diziler yapılıyordu. Sonrada Türkiye’de muhteşem yüzyıl denilen bir başka dizi ile birlikte başka bir sayfa açıldı. Tarihin popülerleşmesi meselesi ortaya çıktı. Herkes bir tarihe ilgi duymaya başladı. Ama yalan bir tarih muhteşem yüzyılda takdim ediliyordu. Osmanlı sultanları sanki harem insanıymış gibi hiç haremden çıkmayan ve sadece haremde yaşayan bir algı oluşturuldu. Üstelikte çok büyük işte evliya diye bileceğimiz zatlarla ilgili bile bunlar oluşturuldu. Cihat etmiş, atın sırtından hiç inmemiş insanlar sanki sarayda entrikalar içerisindeymiş gibi bir takım yaklaşımlar ve yalan bir tarih, yalan bir algı operasyonu oluşturuldu. Kurtlar Vadisi sürecinde yine farklı farklı şeyler yapıldı. Mesela Kurtlar Vadisi Irak diye bir sinema filmi çekildi. Sanki Türkiye Irak’taki zulmü Polat’ı Bağdat’a, Irak’a, Kuzey Irak’a göndermek suretiyle o zulmü ortadan kaldırmış gibi bir algı oluşturuldu. Yada Kurtlar Vadisi Filistin’de diye ayrıca bir sinema filmi çekildi. Sanki Filistin’deki meseleyi üstelikte İsrail’e yardım ederken, İsrail ile işbirliği halindeyken, İsrail’in OECD üyeliğini kabul ediyorken, İsrail ile her türlü ilişkiler içerisindeyken biz Kurtlar Vadisi Filistin’de diye bir filim çekmek suretiyle o bütün negatif şeyleri altüst ettik. Tıpkı Vietnam filmleri gibidir. Hollywood’un aslında ABD emperyal yönünü, zalim yönünü Vietnam’da göstermiş, yenilmiş ama sonra Hollywood filmleri burada bir takım hikâyeler ve senaryolar üzerine çekilmek suretiyle o yenilgi adeta sanki Amerika’nın galibiyetiymiş gibi taktim edildi yıllarca. Aynı şeyler Türkiye çapında da ölçeğinde bu şekilde yapılır hale geldi. Mesela yine bir takım dizilerimiz var. Ertuğrul Gazi hakkında Türkiye’deki bütün tarihten bize kalan sadece bir buçuk sayfalık bir belgedir. Resmi bilgiler bakımından söylüyorum. Literatüre, araştırmacıların ortaya koyabildiği sadece bir buçuk sayfalık bilgi var. Ama Ertuğrul Gazi ile ilgili biliyorsunuz bölümlerce senaryolar yazılıyor ve tamamen günümüzde zımnen bir takım politikalar, bir takım algı yönetimleri ve aktüel, popüler bir şekilde başka bir amaçlıda güdülebiliyor. Bu bakımdan diziler olsun, televizyon formatları olsun farklı bir yöne doğru çekilmiş oluyor. Bu dizilerin tamamını ben dışarıya dönük değil içerideki kamuoyunu inşa etmeye dönük olarak görüyorum. Bütün negatiflikleri ve sıkıntıları bertaraf etmeye dönük olarak görüyorum. Bazen de insanların işte zafer duygularıyla oynandığı düşüncesindeyim. Etrafımızda olup bitenleri görmeyelim diye, Irak’ı, Suriye’yi görmeyelim diye, Irak’ta, Suriye’de,Filistin’de yapmış olduğumuz yanlışları görmeyelim diye aslında yapılan şeyler ve insanlara sürekli zafer duyguları yaşatılmak suretiyle içerisinde bulunduğumuz halden çıkartılıyoruz. Aslında bir başka amaç gütmüş oluyoruz. Algı yönetimi bakımından bunlar önemlidir. Algı yönetimindeki esaslardan birisi sahte amaçların oluşturulmasıdır. İnsanlar ve toplumlar bir takım sahte amaçlar oluşturulmak suretiyle istenilen başka bir amaca doğru sürüklenebilirler. Tarih bunlarla doludur. Mesela reklam dünyasına bakın algı yönetimi bakımdan çok daha önemlidir. Hiçbir banka reklamını yaparken şunu demez ya ben sizden faiz alacağım, daha fazla kar edeceğim, para kazanacağım demez. Ne der? Ben sizin ihtiyaçlarınıza yardımcı olacağım der. Şu sıkıntınız var krediniz hazır der. Hep bizi düşünür. İşte Ramazan geldi Ramazan krediniz, Kurban geldi Kurban krediniz, tatil geldi tatil krediniz hep bizi düşünür, toplumu düşünür. Hiç bankalar kendini düşünmez gibi gösterirler. Asıl amaçları, sahte amaçları bize yardım etmektir, bizim elimizden tutmak, ihtiyaçlarımızı görmek için güya çalışırlar gibi reklamlar yaparlar ama arka planda onlar kar ederler, bizi sömürmektedirler. O yüzden algı yönetiminde sahte amaç taktiği çok etkili bir taktiktir ve bu yürütülür. Politikada da bu böyledir. Politikada da sanki politikacılar hiç kendilerini düşünmez, iktidarları özellikle hep halkı düşünür gibi bir algı vardır. Ama insanların düşünmesi gerekir. Ne olursa olsun düşünülerek hareket etmesi gerekir. Çünkü Cenabı Allah Kur’an’da birçok ayeti kerimeyi sonlandırırken Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz? diye sonlandırır. Bu bize bir tavsiye değildir. Bu bize bir emirdir. Düşünmek gerekir, akıl etmek gerekir. Bunun için çaba sarf etmek gerekir. Algı yönetimlerinde de bu böyledir. O yüzden bizim zafer duygumuzla aslında oynanmış oluyor. Bunu söyleyebiliriz.

Türkiye ‘de medya siyaset ilişkisinin temel problemleri nelerdir?

Aslında Türkiye’de ve dünyada bu problemin esasında şu vardır. Hep bu tartışılagelmiştir zaten. Medya, iktidarı hâkimiyeti altına almaya çalışır, iktidar da medya üzerinde hep bir baskı kurmaya ve onu kendi kontrolüne almaya çalışır. Dünyada medya iktidar ilişkileri hep bu yöndedir. Hep böyle gitmiştir de. Ama tek parti hükümetlerinde bu durum hep iktidarın lehine olmuştur. Bunu sadece on beş yıllık adalet ve kalkınma partisi dönemi için söylemiyorum. Daha önceki tek partili dönemlerde de iktidarlar medyayı kendi kontrolü altına alma ihtiyacı duydular. Özellikle seksenli yıllardan sonra ideolojinin yerini para aldıktan sonra, ideolojinin yerini kapital dünya aldıktan sonra ve medya düzeni, gazeteler ve televizyonlar holdinglerle kapital dünyanın eline geçtikten sonra, bu gazeteler ve gazeteciler patronunun işini takip etmeye başladılar. Patronu adına devletten ihaleler alabilecek argümanları, haberciliği geliştirdiler. Patronlar iktidarı tehdit ederek kontrolü altına alma gayretinde oldular. Tek parti iktidarları dönemlerinde de iktidarlar çeşitli uygulamalarıyla, bir şekilde gazeteleri kendi yörüngesi etrafında döndürmeyi hep istemiştir. Asıl açmaz paradoks budur. Yani işin esasında şu olması gerekir. Bana göre iktidarın en iyi yardımcısı ona yol gösteren medyadır. Özellikle bu iktidar için şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Bana göre on beş yıllık Adalet ve Kalkınma partisi iktidarının en büyük zafiyeti kendi medyası olmuştur. Çünkü kendi etrafında olan gazete ve gazeteciler en baştan beri bu iktidarın yanlışlarını, küçük yanlışlarını dahi ört bas etme gayreti içinde, görmeme gayreti içinde oldular. Bu yanlışları iri puntolarla manşetler de sürekli alkışladılar. Doğal olarak iktidar küçük yanlışları alkışlayan gazeteler, hoca efendiler sayesinde daha büyük hatalar için cesaretlenmeye başladı. Ve daha büyük hatalara doğru iktidar gitti. O yüzden de biz on beş yıl boyunca sıkıntılar yaşadık. Dertlerle karşı karşıya kaldık. Oysa bu gazeteler ve gazeteciler uygun bir şekilde en azından satır aralarında dahi olsa yanlışları söyleyebilseydi.  Mesela Avrupa Birliği, FETÖ, Amerika’dan dost olmayacağı hakikatini yazabilseydi, söyleyebilseydi. 1 Mart tezkeresiyle ilgili sürecin yanlışlarını yazabilseydi, söyleyebilseydi. Suriye politikaları ile ilgili yanlışları söyleyebilseydi. Ya da açılım dönemindeki yanlışları az buçuk yazıp söyleyebilseydi. Yahut faiz ekonomisi ile ilgili yanlışları yazabilseydik, çizebilseydik.  Ne ekonomi bu hale gelirdi ne dış politikadaki bu açmazlarla karşı karşıya kalırdık. İktidar kendini ona göre düzeltebilirdi.  O yüzden hep söylüyorum.  Bir kişiye, bir insana bir iktidara en güzel yardım şudur.  Yanlış yapıyorsunuz. Dikkat edin. Şurada bir sıkıntı var sorun var demek herhâlde en büyük yardımdır çünkü bir uçuruma doğru yürüyen, düşecek olan bir insana, uçurumun varlığını söylememek ona yapılan en büyük kötülüktür. Zülüm olur.  Doğru olan onu söylemektir. Medya bugün onu söyleyemiyor. O noktaya gelmiştir. İktidar da bunu talep etmiyor. Bence bugün medya düzeni içerisinde ki en büyük paradoks budur. İktidar kendisine yardım edilmesini istemek durumundadır aslında. Medya da kendi görevini yapıp, iktidarın kendi medyası bile olsa; yanlışları usulünce uygun bir dil ile hatırlatması gerekir.

Yeni bir medya boyutu ortaya çıktı. Buna sosyal medya denmekte. Klasik medya bu yeni oluşumdan nasıl etkilendi? İnsanlar üzerinde ne gibi etkileri oldu?

Klasik medya gazeteler olsun televizyonlar olsun, bir taraftan internet dünyası öbür yandan sosyal medya ile birlikte haber gün içerisinde eskimeye başladı. Olup bitenler gün içerisinde çabuk tüketilmeye başlandı. Bakıyorsunuz ki bir hadise bir saat içerisinde hatta bir dakika içerisinde bütün kamuoyuna mal olmuş ve bitmiş duruma gelmiş. Doğal olarak bugün ki gazete ve televizyonlar haber bültenlerini ya da yayım politikalarını belirlerken, haberi tüketmek ve hızlı haber vermekten başka bir noktaya doğru gelmek durumunda kaldı. Doksanlı yıllarda olan şey haberi hemen ertesi gün verebilmekti. Haberin kendisini verebilmek. Ama bugün, haberin kendisi gün içerisinde bitmektedir. O halde bugün gazeteler nasıl etkilenmiştir derseniz.  Gazeteler bugün haber değil bakış satıyor.  Haber değil bakış veriyor. Haber değil yorum veriyor. Tahliller veriyor. Bu noktaya doğru hızla gelmiştir. Bu da kötü bir şey değildir aslında.  Yani ben Milli Gazete adına söyleyeyim. Zaten Milli Gazete öteden beri hep bir bakış verdiği, bakış sattığı, bir bakışı kamuoyuna mal ettiği için, bizim açımızdan bir sorun ve sıkıntı yok. Ama şimdiki zamanın gazeteleri yani günlük çıkan gazeteler, günlük çıkan gazetelerden kastım günü bitirmekle meşgul, sadece aktüalite ile meşgul olan, insanlara bir ufuk vermeyen gazetelerdir. Bu gazetelerde birinci sayfalarını biraz daha bakış vermeye doğru çekmiştir.  Çekmek zorundadır da. Yoksa siz zaten gün içerisinde bitmiş olan bir haberi, ertesi gün aynen gazeteye verdiğiniz zaman okuyucunuz elbette memnun olmayacaktır. Ama gün içerisinde bitirilmiş olan o haberi bir bakışla, bir yorumla, bir arka planla birden verdiğiniz zaman o yine kıymetli olmaktadır. Yine aslında her ne olursa olsun,  gerek internet medyası gerekse sosyal medyada yine yazılı gazeteler üzerinden gitmektedir.  Sosyal medya ve internet medyasında; yazılı medyanın manşeti, yazarların yazıları ve ön plana çıkardığı haberler üzerinden şekil almaktadır. Twitterda TT medyanın yine o gün ki yaklaşımı üzerinden şekil almış oluyor. Peki, tiraj etkilendi mi? Türkiye de ben tirajın etkilendiğini düşünmüyorum. Çünkü öteden beri Türkiye’de ki bütün tiraj, bütün gazetelerin tirajı 5 milyonu geçmedi. Yine her halde o civarlardadır.

 İnternet medyası ve sosyal medya toplum üzerinde başka bir etki meydana getirdi. Bugün sosyal medya kullanıcıları her şeyi bildiğini düşünüyor. Bir fikrin, bir düşüncenin nereden geldiğine bakılmaksızın, ölçülmeden biçilmeden, sonunun nereye varacağı düşünülmeden paylaşılıyor. İşte bu paylaşımlar aslında Arap baharı sürecinde ortaya çıktı. Arap baharı biliyorsunuz, sosyal medya üzerinden yürütüldü. Tunus ta bir kişinin kendini yakmasıyla başlayan bir şeydi. Bir şey birileri tarafından başlatıldı. Ama gördüğünüz gibi Irak, Suriye, Yemen ve Libya da durum ortadadır. Aslında arka planında başka bir şeyin olabileceği yada ele geçirilebileceği endişesi vardır. Sosyal medyanın kimler tarafından nasıl işlediği yönünde soru işaretleri vardır.  Bunu bugün kendi hayatımızda da Türkiye’ de de çok rahat görebiliyoruz. Trol mantığı ortaya çıkmıştır. Buda güdülen bir mantıktır kendiliğinden ortaya çıkan değil.  Parayla  algı yönetimi için kullanılan, insanlara saldırmak için ya da parasını aldığın, düdüğünü çaldığın grup ya da kişilerin menfaati için insanlara şekil verilebilmektedir. Bu çok basit bir döngü haline gelmiştir.

Birde Sosyal medya kullanımı insanları biraz daha şimdiki zamana mahkûm etmiştir. Çünkü her kesimden insanlar anı tüketiyorlar. Gidiyorlar yedikleri içtikleri mekânın fotoğraflarını çekiyorlardır. Ya da manzara buluyorlar oradaki fotoğraflarını paylaşıyorlar. Ama onlar o fotoğraflarını paylaşırken, Suriye de katliamlar oluyor. Filistin’de sıkıntılar oluyor. Onlardan bir haber şeklinde anı tüketmek üzerine yaşıyoruz. Oysa şimdiki zaman insanlar için bir esarettir. Demir parmaklıkları olmayan bir esarettir. Şimdiki zaman bir mahkûmiyettir; çünkü dün ve yarın olmaksızın sadece yirmi dört saati yaşayan insanların kökü olmadığı gibi hedefi de yoktur. İnsanın en büyük özelliklerinden biri zamana bakışıdır. Cenabı Allah zamanı bir bütün olarak yaratmış, dün bugün ve yarını biz beraber yaşamak zorundayız. Ama dün yoksa haşa Hz. Adem yok demektir. Dün yoksa peygamberler tarihi yok demektir. Asrı Saadet yok demektir  haşa. Dün yoksa Alparslanlar olmaz, Selahattin Eyyubiler olmaz, Fatih Sultan Mehmet olmaz. Abdülhamit Han olmaz. Erbakan hocalar olmaz. Dün olmazsa geriye ne haysiyet kalır, ne şeref kalır, ne tarih kalır, ne mazi kalır. Dün yoksa, mesela Hz Adem yoksa darwinizm vardır. Bir ideoloji de onun üzerine beslenebilir.  Yarın yoksa ki yarın bizim için bir sonraki 24 saat değil ya da bir sonraki 5 yıl değil ya da bir sonraki 50 yıl değil. Bizim için yarın ebediyet demektir. Ahiret demektir. Bir toplumun bir insanın yarını çalınırsa ahiret inancı çalınır. Ahiret inancı çalınırsa İslam birliğinden vazgeçer. Cihattan vazgeçer. Çünkü yarını çalınmış bir insan Müslüman dahi olsa, yine 60 yıl yaşamayı hedefler, 80 yıl yaşamayı hedefler. Rahat içerisinde, zenginlik içinde yaşamayı hedefler.  Dünyayı daha çok sevmeye başlar. O yüzden bugünkü sosyal medya düzeni insanı şimdiki zamana mahkum etmek suretiyle, dünden ve yarından koparmaktadır. Bireyleri anın, 24 saatin insanı olarak yaşatıyorlar. Bu da mahkûmiyet demektir. O zaman düşünemezsin, tasalanmazsın, dertlenemezsin vs.

 Gençlerin gelişiminde medyanın rolü nedir?

Evet, kitle iletişim araçları ve medya düzeni 40’lı, 50’li, 60’lı yaşlardaki insanın oyunu ve parasını ister. Ama gençlerin her şeyini ister. Çünkü kırklı, ellili, altmışlı yaşlardaki insanın zaten kemikleşmiş bir kanaati vardır. Kemikleşmiş bir bakış açısı vardır.  Vereceği oyu ve tüketilecek parası vardır.  Ama gençler elde edilirse. Bir sonraki kırk yılda elde edilir.  O yüzden bugün medya gençlere etki etmeyi planlamaktadır. Gençleri hedeflemektedir. Ne zamandan itibaren? Onlu, on beşli yaşlardan itibaren değil. Üç yaşından iki yaşından itibaren çizgi filimler ile bir dünya düzeni öğretilir. Kapitalist dünya düzeni tüm öğretileriyle çizgi filmlerde yer alır. Şiddet öğretilir. Güçlü olmak fenomenleştiriliyor çizgi filmlerde. Gençler üzerinde ise hep kız- erkek arkadaş ilişkisi üzerine bir dünya kurulur.  Bütün geç nesil televizyon dizilerinde erkek ve kız çocuklarının ya da gençlerinin birlikteliği üzerine kurulan formasyonlar söz konusudur.  Ve doğal olarak gencin alışkanlıkları, gencin dünyaya bakışı ve gencin yaşam kültürü televizyon ve medya dünyasında koordine ve organize edilir. Doğal olarak siz on beşli yaşlarda, yirmili yaşlardaki gençleri elde ederseniz; zaten yarının kırklı ellili yaşlardaki insanını da elde etmişsiniz demektir.  Bu yüzden medya aslında tamamen gençleri hedefe alan bir sistemdir. Bunu bilmek gerekir ve bu bakımdan da çok dikkatli olmak gerekiyor.   

 Biz İKEV’li gençlere tavsiyeleriniz olur mu?

Bir arada olmak çok önemli. Bazı çatılar çok önemlidir. Mekanlar çok önemlidir. İnsanlar kimlerle oturup kalkıyorsa kimlerle yiyip içiyorsa onlar gibidir. Doğal olarak iKEV çatısı altında olmak bir değerler çatısı altında bulunmak; hakkın yörüngesi içinde olmak başlı başına bir nimettir.  Eğer hakkın yörüngesi içinde değilseniz, batılın yörüngesine girmeye mahkûm olursunuz. Biz gençlerimizin İKEV’in çatısında olmasını, birliktelik sağlamalarını bir nimet biliriz. Onlarında bu nimeti bilip, ona göre çalışmaları gerekiyor.  Donanımlı olmak lazım. Öğrencilik yıllarında kendimizi ne kadar yetiştirebilirsek o kadar yetişebiliriz. Öğrencilik bittikten sonra, bu ümmete, bu millete, bu insanlığa verebileceğimiz şeylere hazırlanmamız gerekir. Buna öğrencilik zamanlarında hazırlanıyoruz.  Ne yapalım yapalım, kendi alanımızda otorite olalım. İyi olalım. En iyisi olalım. Çünkü cihat etmek bunu gerektiriyor.  Kendi alanımızda en iyisi olursak; otorite olursak yarın bu alanda boşluk olmayacak demektir.  Biz varız demektir. Biz en iyisi değilsek; yarın başka otoritelerin dediğine bakıyor oluruz. Mahkûm oluruz. Toplumu onlara mahkûm etmiş oluruz.  O yüzden aşağıdan çok donanımlı ve eğitimli gelerek yukarıya doğru, ileri ki yaşlara doğru ilerlememiz lazım. İnsanları ve toplumu başkalarına mahkum etmeyelim.  Biz  yoksak başkaları var demektir.  Bu yılların kıymetini bilelim isterim.

 

 Gençler Soruyorun Konuğu Gazeteci-Yazar Mustafa KURDAŞ - Haberler - İKEV - İlim Kültür ve Eğitim Vakfı  Gençler Soruyorun Konuğu Gazeteci-Yazar Mustafa KURDAŞ - Haberler - İKEV - İlim Kültür ve Eğitim Vakfı